Türkiye’de Aleviler, yüzyıllardır yalnızca inançlarını yaşama mücadelesi vermedi. Aynı zamanda kendilerini başkalarının tarif etme, sınıflandırma ve yargılama hakkını kendinde gören bir zihniyetle de mücadele etti.
Türkiye’de Aleviler, yüzyıllardır yalnızca inançlarını yaşama mücadelesi vermedi. Aynı zamanda kendilerini başkalarının tarif etme, sınıflandırma ve yargılama hakkını kendinde gören bir zihniyetle de mücadele etti. Son günlerde Kemal Öztürk ve Altan Tan’ın kullandığı ifadeler, bu eski ve tehlikeli alışkanlığın hâlâ ne kadar canlı olduğunu bir kez daha gösterdi.
Kemal Öztürk’ün Suriye’deki Arap Alevileri için kullandığı, “Bu Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir diyesiniz geliyor” sözü herhangi bir siyasi analiz, sert eleştiri ya da öfke ifadesi olarak geçiştirilemez.
Çünkü burada sözü edilen tek tek suç işlemiş kişiler değildir. Bir rejimin yöneticileri, güvenlik aygıtı ya da savaş suçu işlediği iddia edilen failler de değildir.
Cümlenin öznesi doğrudan bir inanç topluluğudur: “Nusayrilerin hepsi.”
Asıl vahamet de buradadır.
Bir toplumu “hepsi” diyerek suçun, kötülüğün ve cezalandırmanın nesnesi hâline getirdiğiniz anda bireysel sorumluluk ortadan kaldırılır, yerine kolektif suç fikri konulur. Tarihin en karanlık sayfalarında önce tam olarak bu dil vardır. Önce insanlar kimlikleri üzerinden aynılaştırılır, sonra suçlu ilan edilir, ardından onlara yönelik şiddet sıradanlaştırılır.
Öztürk’ün sözünün devamında “Ama intikam almadılar” demesi de ilk cümlenin ağırlığını ortadan kaldırmaz.
Bir insan topluluğunun “katledilmesinin yerinde görülebileceğini” düşündüren bir ifade, sonradan kurulacak hiçbir cümleyle masumlaştırılamaz.
Gazetecinin sorumluluğu tam da burada başlar.
Gazeteci, savaşın ve şiddetin yarattığı öfkeyi büyüten değil; faille toplumu birbirinden ayırabilen, suçu bireyselleştiren ve toplumsal linç diline karşı mesafe koyan kişidir. Hele ki bir televizyon ekranından milyonlara hitap ediliyorsa kullanılan her kelimenin ağırlığı daha da artar.
ALTAN TAN’IN ALEVİLİĞİ SINIFLANDIRMA MERAKI
Altan Tan’ın açıklamaları ise başka bir sorunlu zihniyeti ortaya koyuyor.
Tan, “Ali’siz Aleviler”, “siyasal Alevilik”, “ateist Aleviler” gibi ifadelerle Aleviliğin sınırlarını kendi ölçülerine göre belirlemeye çalışıyor.
Burada sorulması gereken soru son derece basit:
Bir siyasetçiye ya da eski milletvekiline, milyonlarca insanın inancının hangisinin “gerçek”, hangisinin “sözde”, hangisinin “makbul” olduğuna karar verme yetkisini kim verdi?
Alevilik tarih boyunca kendi içindeki çeşitliliğiyle var olmuş bir inanç ve kültür alanıdır. Aleviler arasında dindar olan da vardır, seküler olan da. Solcu olan da vardır, sağcı olan da. Ateist olduğunu söyleyen de olabilir, kendisini İslam içinde tanımlayan da.
Bu farklılıklar bir başkasına onları Alevilikten çıkarma yetkisi vermez.
Altan Tan’ın yaptığı tam olarak budur: Kendi dünya görüşüne uymayan Alevileri “Ali’siz”, “ateist” ya da “siyasal” etiketiyle ayırarak makbul ve makbul olmayan Alevi yaratmaya çalışmak.
Bu yaklaşım yalnızca Alevilere yönelik değildir; Türkiye’nin uzun yıllardır aşmaya çalıştığı vesayetçi zihniyetin tipik bir örneğidir.
Devletin, siyasetin, din adamlarının ya da kanaat önderlerinin insanlara nasıl inanacaklarını öğretmeye çalıştığı her yerde özgürlük daralır.
Alevinin nasıl Alevi olacağına Altan Tan karar veremez.
Sünninin nasıl Sünni olacağına da başkası karar veremez.
Bir insanın inancı ancak kendisine aittir.
“AMA BEN HEPSİNİ KASTETMEDİM” SAVUNMASI YETMEZ
Bu tür tartışmalarda sık kullanılan bir savunma vardır:
“Ben bütün Alevileri kastetmedim.”
Oysa mesele yalnızca kaç kişinin hedef alındığı değildir. Mesele, insanların inanç kimliklerinin siyasi suçlamaların aracı hâline getirilmesidir.
“Şu Aleviler iyidir ama bunlar kötüdür”, “şunlar gerçek Alevi değildir”, “bunlar siyasallaşmıştır”, “bunların İslam’la hesabı vardır” denildiğinde yapılan şey eleştiri değil, kimlik üzerinden tasniftir.
Türkiye bu dili çok iyi tanıyor.
Bu ülkede geçmişte de insanlar “makbul vatandaş” ve “sakıncalı vatandaş” olarak ayrıldı. Mezhebi, etnik kimliği, siyasi görüşü veya yaşam biçimi üzerinden toplum kesimleri fişlendi, dışlandı ve hedef gösterildi.
Bu nedenle Aleviler konusunda kullanılan dil yalnızca Alevilerin meselesi değildir.
Bu, demokrasi meselesidir.
ALEVİLER BU ÜLKENİN EŞİT YURTTAŞLARIDIR
Alevilerin kimseden hoşgörü istemesine gerek yok.
Çünkü hoşgörü, çoğunluğun azınlığa sunduğu bir lütuf değildir.
Alevilerin ihtiyacı “tolere edilmek” değil, eşit yurttaş olarak kabul edilmektir.
İbadethanelerinin statüsünden eğitim politikalarına, kamu kurumlarındaki ayrımcılık tartışmalarından geçmişte yaşanan katliamlarla yüzleşmeye kadar çözülmeyi bekleyen bunca sorun varken, kamuoyunda etkili insanların hâlâ Alevilerin kim olduğuna karar vermeye kalkması düşündürücüdür.
Daha da tehlikelisi, bir tarafta Arap Alevilerinin tamamını şiddet çağrışımlı bir cümlenin içine yerleştiren, diğer tarafta Aleviliği “gerçek” ve “sözde” diye sınıflandıran bir dilin normalleşmesidir.
Bu normal değildir.
Normalleştirilmemelidir.
Kemal Öztürk’ün sözleri açık biçimde toplumsal sorumluluktan yoksun, tehlikeli bir genellemedir.
Altan Tan’ın sözleri ise Alevilerin kendi kimliklerini tanımlama hakkına yönelik kibirli ve dışlayıcı bir müdahaledir.
İkisinin kullandığı yöntem farklı olabilir.
Ancak vardıkları yer aynıdır:
Alevileri kendi sözlerinin nesnesi hâline getirmek.
Oysa Aleviler kimsenin tanımlayacağı, sınıflandıracağı, makbul ilan edeceği ya da topluca suçlayacağı bir topluluk değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni nefret başlıkları üretmek değil; ortak yurttaşlık hukukunu güçlendirmektir.
Ve bunun ilk şartı çok basittir:
Kimsenin inancına, kimliğine ve yaşam biçimine hükmetme hakkını kendinizde görmeyeceksiniz.
Alevileri rahat bırakın.
Onları tanımlamaya da, sınıflandırmaya da, topluca suçlamaya da kalkmayın.
Çünkü bu ülkenin ihtiyacı daha fazla ayrım değil, daha fazla eşitliktir.