Ortadoğu’da konuşulan şey yalnızca İran ile ABD arasında çıkabilecek bir savaş değildir. Asıl mesele, ABD’nin bir kez daha “sınırlı müdahale”, “caydırıcılık”, “güvenlik” gibi başlıklarla bölgeye girip arkasında daha büyük bir yıkım, parçalanma ve otorite boşluğu bırakma ihtimalidir. Son yirmi yılın tablosu ortada: ABD girdiği savaşlarda askeri üstünlük kurabilir, rejim sarsabilir, altyapı vurabilir; ama geride istikrarlı bir düzen değil, çoğu zaman kalıcı kriz coğrafyaları bırakır.

Bugün İran dosyasında da tehlike tam burada yatıyor. Washington’un “kontrollü güç kullanımı” diye tarif edeceği bir hamle, bölge halkları açısından yeni bir yangının fitili olabilir. Çünkü Ortadoğu artık klasik devletler arası savaş mantığıyla işlemiyor. Burada mezhep kimliği, tarihsel hafıza, işgal deneyimi, milis ağları, enerji hatları ve halk öfkesi aynı anda devreye giriyor. Masada diplomasi açık kalsa bile sahadaki tek bir saldırı, bütün denklemi saatler içinde bölgesel çatışmaya çevirebilir.

İran’ın sertleşen dili de bu yüzden yalnızca retorik diye geçiştirilemez. Evet, her sert açıklama doğrudan savaş kararı anlamına gelmez. Ama İran’ın verdiği mesaj nettir: “Baskı altında geri çekilmiş görünmeyeceğim.” Bu, sadece Tahran’ın devlet dili değildir; İran’la aynı siyasal-ideolojik hatta duran güçler için de bir seferberlik işaretine dönüşebilir. Haşdi Şabi, Hizbullah, Husiler ve benzeri yapılar tek merkezden tek komutayla hareket etmese bile, aynı siyasi iklim içinde ABD üslerini, lojistik hatlarını ve müttefiklerini hedef alan çok cepheli bir baskı kurabilir. Yani mesele “ABD-İran savaşı” diye başlayıp kısa sürede Ortadoğu genelinde Amerikan varlığına karşı yaygın çatışma tablosuna dönebilir.

Burada bölgenin toplumsal gerçeğini de görmezden gelmemek gerekir. Birçok Ortadoğu hükümeti Washington’la güvenlik ilişkisi yürütse de, halkların önemli bir kısmında ABD’ye dönük tarihsel güvensizlik ve öfke hâlâ güçlüdür. Irak’tan Gazze’ye, Yemen’den Lübnan’a kadar geniş bir hatta ABD’nin adı çoğu zaman “istikrar” ile değil, müdahale, çifte standart ve yıkım ile anılıyor. Bu nedenle savaş halinde yalnızca silahlı gruplar değil, siyasal atmosferin kendisi de ABD aleyhine sertleşir. Resmi müttefiklik başka şeydir; toplumsal meşruiyet bambaşka bir şey.

ABD açısından en büyük yanılgı ise yine aynı olabilir: “Vururuz, mesajı veririz, geri çekiliriz.” Oysa son yılların deneyimi bunun tersini söylüyor. ABD çoğu zaman savaşı başlatma kapasitesine sahip, ama savaştan sonra ortaya çıkan siyasi-toplumsal enkazı yönetme kapasitesi sınırlı. Bu yüzden mesele askeri başarı değil, siyasi sonuç üretme başarısızlığıdır. Bir başka deyişle, Pentagon hedef vurabilir; ama Washington o coğrafyada meşru ve kalıcı bir düzen kuramaz. Kuramadığı için de çekilirken arkasında demokrasi değil, parçalı yapılar, vekil savaşlar ve yeni otoriterlikler bırakır.

Bu tablonun bir de büyük güç rekabeti boyutu var. ABD’nin Ortadoğu’da uzun süreli bir angajmana sürüklenmesi, Rusya ve Çin için doğrudan savaşa girmeden stratejik avantaj üretebilir. Bunun mutlaka tek merkezli bir plan olması gerekmez. Bazen rakibin yanlış yere fazla güç harcaması zaten başlı başına kazançtır. ABD bir kez daha Ortadoğu’da enerji, zaman, para ve siyasi dikkat tüketirse; başka cephelerde manevra alanı daralır. Bugünün dünyasında “bataklık” yalnızca askeri değil, aynı zamanda jeopolitik dikkat dağılması demektir.

Daha da önemlisi, böyle bir savaş ABD’nin iç siyasetini de sert biçimde sarsar. Dışarıda açılan her cephe, içeride yeni bir hesaplaşma demektir: savaşın maliyeti, ekonomik yük, kamuoyu desteği, yönetim becerisi, başkanın liderliği. Başkanlar genelde savaşı dışarıda kazandıklarını anlatmaya çalışır; ama çoğu zaman içeride yıpranırlar. Eğer Ortadoğu’daki bir tırmanma uzar ve maliyet üretirse, mesele yalnızca dış politika tartışması olmaktan çıkar; doğrudan doğruya iktidarın yönetme kapasitesi tartışmasına dönüşür.

Sonuç olarak, bugün en büyük tehlike “yarın savaş çıkar mı?” sorusu değildir. Asıl tehlike, ABD’nin bir kez daha bölgeye müdahaleyi çözüm sanıp, sonucu kontrol edememesidir. Ortadoğu’da krizler çoğu zaman ilk saldırıyla değil, ilk saldırıdan sonra herkesin kendi geri çekilme eşiğini kaybetmesiyle büyür. Ve o aşamadan sonra savaş yalnızca cephede değil; devletlerin içinde, toplumların hafızasında ve bölgenin geleceğinde sürer.

Not: Bu yazı, yapay zekâ destekli bir tartışmanın ürünü olarak oluşturulmuştur.