28 Şubat sabahı başlayan İran-İsrail-ABD çatışması, dört gün gibi kısa bir sürede bölgesel bir savaşa dönüştü. 787 ölü, 53 bin yerinden edilmiş insan, yüzde 24 artmış petrol fiyatları ve kapanan Hürmüz Boğazı... Rakamlar soğuk, ama her birinin ardında bir insan hikayesi var.
Peki bu noktaya nasıl geldik ve daha önemlisi, şimdi ne olacak?
Rejim Değişikliği Kumarı
ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth'in "mevcut rejim kesinlikle değişecek" sözleri, aslında Washington'ın ne kadar radikal bir hedef belirlediğini gösteriyor. Başkan Trump'ın İran halkına "hükümetinizi ele geçirin" çağrısı yapması, bu savaşın sınırlı bir operasyon olmadığının, doğrudan rejim değişikliğini hedefleyen bir müdahale olduğunun ilanı.
Hatırlayın, 2003'te Irak'ta da benzer sözler duymuştuk. "Kitle imha silahları", "özgürlük götürme" ve sonuç? Irak hâlâ istikrar bulabilmiş değil. Ortadoğu'ya dışarıdan rejim değişikliği ithal etmek, ateşe benzin dökmekten farksız.
İran, Irak değil. Daha büyük bir coğrafya, daha köklü bir devlet geleneği, daha karmaşık bir toplumsal doku var karşımızda. Üstelik İran'ın elinde Hürmüz Boğası gibi küresel bir koz var. Nitekim dört gün içinde bu kozu oynadılar ve dünya petrol piyasaları sarsıldı.
İran'ın Stratejisi: "Ben Yanarsam Bölge de Yanar"
İran'ın misillemelerini 9 farklı ülkeye yayması tesadüf değil. Birleşik Arap Emirlikleri'nden Bahreyn'e, Suudi Arabistan'dan Ürdün'e kadar uzanan bir coğrafyada ABD hedeflerini vurarak Tahran aslında şu mesajı veriyor: "Ben yanarsam bölge de yanar."
Bu strateji, caydırıcılık açısından mantıklı. İran, savaşı bölgeselleştirerek hem ABD'nin işini zorlaştırıyor hem de Körfez ülkelerini Washington'ı frenlemeye zorluyor. Nitekim Suudi Arabistan ve BAE'nin şu ana kadar temkinli bir dil kullanması, bu stratejinin tamamen işe yaramadığı anlamına gelmiyor.
Ancak bu stratejinin bir bedeli var: Lübnan şimdiden yeni bir savaşın içine sürüklendi. İsrail'in Güney Lübnan'a kara harekatı başlatması, 2006 savaşının acı hatıralarını canlandırdı. 30 bin kişi evini terk etti, Beyrut'un güneyi bombalanıyor. Hizbullah'ın bu saldırılara nasıl karşılık vereceği, savaşın seyrini belirleyecek kritik faktörlerden biri.
Küresel Etkiler Kapıda
Hürmüz Boğazı'nın kapanması ve petrol fiyatlarındaki yüzde 24'lük artış, bu krizin Ortadoğu'yla sınırlı kalmayacağının habercisi. Brent petrol 102 doları aştı. Bu, enflasyonla boğuşan küresel ekonomi için yeni bir darbe anlamına geliyor.
Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler bu krizden en çok etkilenecekler arasında. Cari açık artacak, enflasyonist baskı büyüyecek, belki de büyüme rakamları aşağı yönde revize edilecek. Üstelik olası bir göç dalgası, sınır güvenliğimiz ve sosyal dengelerimiz için yeni riskler demek.
Avrupa da endişeli. İran'ın "Avrupa şehirleri hedef olur" tehdidi, İngiltere'nin Kıbrıs'taki üssüne yönelik saldırıyla birleşince, Brüksel ve başkentlerde alarm zilleri çalmaya başladı. Almanya'nın İran büyükelçisini protesto için Dışişleri'ne çağırması, Fransa'nın ABD-İsrail'e destek sinyali vermesi, Batı'nın krizi kendi güvenliği açısından da değerlendirmeye başladığını gösteriyor.
Sessiz Çoğunluk
Peki ya bölge halkları? Onlar ne düşünüyor?
Minab'ta bir ilkokula düzenlenen saldırıda hayatını kaybeden 163 çocuğun aileleri, Tahran'da enkaz başında gözyaşı döken anneler, Beyrut'ta evini terk etmek zorunda kalan binlerce insan... Onlara sormak lazım: Bu savaş kimin için, ne için?
Ne yazık ki savaşın gürültüsü arasında sessiz çoğunluğun sesi duyulmuyor. Oysa Ortadoğu halkları, on yıllardır süren çatışmalardan, kan ve gözyaşından bıkmış durumda. İran'da sokaklara dökülen gençler, Lübnan'da ekonomik krizle boğuşan aileler, Irak'ta hâlâ istikrar arayan insanlar... Onların ortak talebi aslında çok basit: Normal bir hayat, iş, aş, gelecek güvencesi.
Önümüzdeki Günler
Savaşın bundan sonraki seyri birkaç kritik faktöre bağlı:
Birincisi, İran yönetimi bu yoğunlukta bir saldırı karşısında ne kadar dayanabilecek? Devlet yapısı çözülme belirtileri gösterecek mi? İçerideki muhalif hareketler savaşın gölgesinde nasıl bir tutum alacak?
İkincisi, Lübnan cephesi derinleşecek mi? İsrail iki cepheli bir savaşı kaldırabilir mi? Hizbullah'ın füze cephaneliği devreye girerse neler olur?
Üçüncüsü, Körfez ülkeleri ne yapacak? Şu ana kadar temkinli bir dil kullanan Suudi Arabistan, BAE ve Katar, çatışmalar kendi topraklarına sıçradıkça daha aktif bir rol almak zorunda kalabilir.
Dördüncüsü, uluslararası toplum harekete geçecek mi? BM Güvenlik Konseyi'nden şu ana kadar etkili bir çıkış gelmedi. Ancak insani kriz derinleştikçe ve ekonomik etkiler küresel boyuta ulaştıkça, ateşkes için baskılar artabilir.
Bitirirken
Ortadoğu, 2026'nın Mart ayında yeni bir döneme giriyor. Bu dönemin ne kadar süreceği, kimin kazanıp kimin kaybedeceği, bölge halklarına ne getireceği henüz belirsiz. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Savaşla gelen çözümler, her zaman yeni savaşların tohumlarını eker.
Dört günde ulaştığımız nokta, bu gerçeğin acı bir kanıtı. Umarım önümüzdeki günlerde aklıselim galip gelir ve diplomasiye bir şans doğar. Çünkü savaşın galibi olmaz; kaybedeni hep siviller, hep masumlar, hep çocuklar olur.