CHP’de aday siyaseti, kadro krizi ve sosyal demokrasinin yol ayrımı

Son yıllarda Cumhuriyet Halk Partisi’nde (CHP) yaşanan çözülmeler, istifalar ve siyasal savrulmalar artık tekil olaylar olarak açıklanamayacak bir noktaya ulaştı. CHP’li belediye başkanlarının iktidar partisine geçmesi, soruşturmalar karşısında “etkin pişmanlık” çizgisine kayan bürokratlar ve belediye yöneticileri, yalnızca kişisel zaaflar ya da ahlaki sorunlarla izah edilemez. Ortada yapısal bir sorun vardır ve bu sorun, partinin uzun süredir izlediği aday ve kadro siyasetinin doğal sonucudur.

Bu tabloyu anlamak için şu temel soruyla yüzleşmek gerekir:
Sosyal demokrat bir parti için doğru olan, parti kadrolarından yetişmiş adaylarla kaybetmeyi göze almak mı, yoksa ne olursa olsun seçimi kazanmak mı?

Aday sorunu değil, kadro sorunu

CHP’den kopan belediye başkanlarının ve kriz anlarında çözülme gösteren yöneticilerin büyük bölümü, CHP kadrolarında yetişmiş sosyal demokratlar değildir. Aksine, bu isimler çoğunlukla sağ siyaset geleneğinden gelen, yerel güç odaklarıyla ilişkili, ideolojik değil pragmatik bağlarla siyaset yapan aktörlerdir. CHP, özellikle son on beş yılda “seçimi kazanmak” hedefiyle bu profilleri bilinçli biçimde adaylaştırmış, ancak bu tercihin siyasal sonuçlarını yeterince hesaba katmamıştır.

Benzer bir tablo, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu etrafında yaşanan süreçlerde de görülmektedir. Soruşturma baskısı arttıkça, İmamoğlu’nun çevresindeki bazı bürokratların ve yöneticilerin bireysel kurtuluş yollarına yönelmesi, kişisel ihanetten çok kadro mühendisliğinin sonucudur. Bu kişiler için CHP bir siyasal aidiyet değil, geçici bir pozisyon alanıdır.

CHP neden kendi kadrosunu yetiştiremiyor?

CHP’nin yaşadığı kriz, ahlaki değil yapısaldır. Parti, uzun süredir bir “siyasal okul” olmaktan çıkmış, aday bulan ve seçim kazanmaya odaklanan bir makineye dönüşmüştür. Örgüt emekçisi, gençlik ve kadın kolları, sendikal ve toplumsal bağlar; aday belirleme süreçlerinde belirleyici olmaktan uzaklaşmıştır.

Bu durum tesadüf değildir. CHP yönetici aklı, ideolojik netliği risk olarak görmüş; sosyal demokrat hattı muğlaklaştırarak “merkez seçmen”e hitap etmeyi stratejik tercih hâline getirmiştir. Ancak bu muğlaklık, sadakati değil geçiciliği üretmiştir. Parti içi yükselmenin ölçütü emek ve tutarlılık değil, “seçilebilirlik” olmuştur.

Belediyeciliğin siyasetin yerine geçmesi

2019 yerel seçimleri sonrası CHP’de belediyecilik, siyasetin yerini almaya başlamıştır. Oysa belediyecilik teknik ve uzlaşmacıdır; sosyal demokrasi ise talepli, çatışmalı ve dönüştürücüdür. CHP, devlete ve iktidara doğrudan siyasal itiraz üretmek yerine, belediyecilik üzerinden meşruiyet kurmaya yönelmiştir.

Bu tercih, kriz anlarında ciddi bir boşluk yaratmaktadır. Belediye başkanı vardır ama siyasal hat yoktur; yöneticiler vardır ama ideolojik dayanışma yoktur. Baskı geldiğinde savunma kolektif değil bireysel olur.

İmamoğlu çizgisi: çözüm mü, semptom mu?

İmamoğlu, CHP’nin yaşadığı krizin ne dışındadır ne de tek başına sorumlusudur. O, partinin son yıllarda inşa ettiği siyasetin en başarılı ürünüdür. Seçilebilirlik, kapsayıcılık ve çatışmadan kaçınma üzerine kurulu bu çizgi, kısa vadede başarı getirmiştir; ancak uzun vadede siyasal derinlik ve kadro sadakati üretmemiştir.

Bu nedenle CHP, İmamoğlu’nu vitrine koyabilmiş ama arkasına siyasal bir duvar örememiştir. Sorun bireyde değil, onu taşıyacak örgütsel ve ideolojik zeminin yokluğundadır.

Reform mu, kopuş mu?

CHP için klasik anlamda bir “reform” seçeneği giderek zayıflamaktadır. Çünkü mevcut üst yapı, eleştirilen modelden beslenmektedir. Bu nedenle gerçek seçenek, reformdan çok bilinçli bir kopuş, yani sadeleşmedir.

Bu kopuş, CHP’nin geniş ama çözülebilir bir yapı olmaktan çıkıp, daha dar ama ideolojik olarak tutarlı bir sosyal demokrat hatta yönelmesini gerektirir. Bu yol kısa vadede oy kaybı getirebilir; ancak uzun vadede çözülmeyi durdurur ve siyasal hafıza üretir.

CHP dönüşmezse sol nerede filizlenir?

CHP bu dönüşümü gerçekleştiremezse, Türkiye’de sol siyaset parti merkezlerinde değil; barınma, emek, çevre ve yaşam krizlerinin yaşandığı alanlarda filizlenecektir. Ancak bu toplumsal enerjinin siyasal forma kavuşabilmesi için taşıyıcı bir kadro ve örgüt gereklidir. CHP içindeki sosyal demokrat çekirdek ile CHP dışındaki toplumsal hatlar, birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısıdır.

Sonuç: kazanmak mı, çözülmek mi?

Bugün yaşananlar, “kazanmak uğruna kimle kazanıldığına bakmamanın” faturasını göstermektedir. Sosyal demokrat bir parti için esas mesele her koşulda kazanmak değil, kiminle kaybettiğini ve kiminle kazandığını bilmektir.

Onurlu yenilgi, romantik bir tercih değil; siyasal sürekliliğin koşuludur. İlkesiz zaferler ise kısa vadeli başarı, orta vadeli çözülme üretir.

CHP’nin önündeki yol ayrımı nettir:
Ya ideolojik omurgasını yeniden inşa edecek, ya da kazandığı her mevziyi çözülme riskiyle taşımaya devam edecektir.

Not: Bu yazı, yapay zekâ destekli bir tartışmanın ürünü olarak oluşturulmuştur.