Türkiye siyasetinde son günlerde en çok konuşulan başlıklardan biri, Özgür Özel’in yeni parti kurup kurmayacağı meselesi. Kulislerde anketlerden, olası oy oranlarından, yeni partinin yüzde 30 bandına ulaşıp ulaşamayacağından söz ediliyor

Ancak bu tartışmanın en önemli boyutu çoğu zaman eksik bırakılıyor: Kurulacak olası bir partinin ne kadar oy alacağından önce, nasıl bir siyasi kimliğe sahip olacağı sorulmalıdır.

Çünkü seçmen davranışı yalnızca isimler üzerinden şekillenmez. Hele söz konusu CHP tabanıysa, bu daha da böyledir. CHP seçmeninin önemli bir bölümü sadece mevcut siyasi gelişmelere tepki veren bir kitle değildir. Bu tabanın tarihsel hafızası, sosyal demokrat duyarlılığı, laiklik hassasiyeti, Cumhuriyet değerlerine bağlılığı ve halkçı siyaset beklentisi vardır. Dolayısıyla “Özgür Özel parti kurarsa oy verir misiniz?” sorusu tek başına sağlıklı bir ölçüm sunmaz. Bu soru, daha çok mevcut krize verilen refleksi ölçer; kalıcı siyasi tercihi değil.

Asıl sorulması gereken şudur: Kurulacak parti nasıl bir parti olacak?

Eğer bu parti yalnızca “merkez” iddiasıyla yola çıkarsa, CHP’den kopması beklenen sosyal demokrat tabanın tamamını yanında tutamayabilir. Çünkü CHP seçmeninin ana gövdesi kendisini sadece muhalif bir seçmen olarak görmez. Bu seçmen için Cumhuriyet, laiklik, sosyal adalet, emek, hukuk devleti ve halkçılık temel referanslardır. Bu değerlerin belirsizleştiği, ideolojik omurgası zayıf bir merkez parti modeli, ilk anda geniş kitlelere hitap ediyor gibi görünse de tabanda güven sorunu yaratabilir.

Öte yandan, dar ve içe kapanık bir ideolojik parti modeli de Türkiye’nin mevcut siyasal ihtiyacına cevap vermez. Bugünün seçmeni hem kimlik görmek istiyor hem de kapsayıcı bir dil duymak istiyor. Hem adalet talep ediyor hem de ekonomik krize karşı somut çözüm bekliyor. Hem Cumhuriyet değerlerinin savunulmasını istiyor hem de toplumun farklı kesimlerini dışlamayan bir siyaset arıyor.

Bu nedenle olası yeni parti için en doğru çizgi şu olabilir: Kimlikte sosyal demokrat, dilde kapsayıcı, programda halkçı, ekonomide emek ve adalet merkezli, siyasette demokratik Cumhuriyet vurgusu güçlü bir parti.

Böyle bir parti, yalnızca CHP’den kopan seçmeni değil; adalet arayan, yoksullaşan, emeğinin karşılığını alamayan, hukuk devletine güvenini kaybeden, gençlerin geleceksizliğinden kaygı duyan geniş toplum kesimlerini de kucaklayabilir. Buradaki temel mesele “sağa mı açılacak, sola mı yaslanacak?” tartışmasından daha derindir. Mesele, sosyal demokrat kimliği koruyarak Türkiye’nin merkezine seslenebilmektir.

Anketlerde “yeni parti yüzde 30 alır” deniliyorsa, bunun hangi şartlarda mümkün olacağı mutlaka sorgulanmalıdır. Seçmen, yalnızca lider ismine mi destek veriyor? Mevcut CHP yönetimine duyduğu tepkiyi mi ifade ediyor? Yoksa gerçekten yeni bir siyasi hatta mı yöneliyor? Bunlar birbirinden farklı sorulardır ve her biri ayrı ayrı ölçülmeden ortaya çıkan sonuç eksik kalır.

Sağlıklı bir anket çalışması şu soruları da içermelidir: Parti sosyal demokrat bir çizgide kurulursa oy verir misiniz? Merkez parti olarak kurulursa oy verir misiniz? CHP’nin tarihsel değerlerini sahiplenirse destekler misiniz? Ekonomi politikasında emek, üretim ve sosyal adaleti önceleyen bir program açıklarsa oyunuz değişir mi? Laiklik ve demokratik Cumhuriyet vurgusu sizin için belirleyici midir?

Bu sorular sorulmadan yapılacak her değerlendirme, siyasi gerçekliği tam olarak yansıtmaz. Çünkü siyaset sadece oy oranı hesabı değildir; aynı zamanda kimlik, güven, aidiyet ve gelecek tasavvurudur.

Bugün muhalefet seçmeninin aradığı şey yalnızca yeni bir tabela değildir. Seçmen, hangi değerlerin savunulacağını, hangi toplumsal kesimlerin temsil edileceğini ve Türkiye’ye nasıl bir gelecek önerileceğini görmek istiyor. Bu nedenle yeni parti tartışmasının merkezinde “kaç oy alır?” sorusu değil, “nasıl bir Türkiye vaat eder?” sorusu yer almalıdır.

Eğer kurulacak parti, sosyal demokrat kimliğini koruyup kapsayıcı bir dille geniş toplum kesimlerine ulaşabilirse, sadece bir kriz partisi olmaktan çıkar; kalıcı bir siyasal seçenek haline gelebilir. Ancak kimliksiz bir merkez arayışıyla yola çıkarsa, ilk rüzgâr güçlü görünse bile siyasal aidiyet üretmekte zorlanabilir.

Sonuç olarak mesele yüzde 30 meselesi değildir. Mesele, o yüzde 30’un hangi değerler etrafında birleşeceğidir. Çünkü siyasette kalıcı başarı, yalnızca anketlerde görünen oranlarla değil, toplumun vicdanında karşılık bulan güçlü bir siyasi kimlikle mümkündür.