Hep yaşamla kavga ediyoruz be usta… Geçim derdi, yarın kaygısı, daha fazlasına sahip olma hırsı, kin, öfke, kendini var edebilme mücadelesi… Günlerimiz bunların arasında sıkışıp kaldı. Sabah gözümüzü açtığımızda aklımızda faturalar, borçlar, işler, yetişmesi gerekenler; gece başımızı yastığa koyduğumuzda ise yarının endişeleri var.

Peki ya bugün?
Bugünü yaşamayı unuttuk.
Derin bir nefes alarak bir gülü gerçekten koklamayı… Bir çiçeğin güzelliği karşısında birkaç saniye durup hayran kalmayı unuttuk.
Yemeğin tadını çıkarmayı unuttuk. Sofrada sadece karnımızı doyurmak için değil, birbirimizin yüzüne bakarak, iki lafın belini kırarak, kahkahalarla yemek yemeyi unuttuk.
Vefayı unuttuk.
Dostun kapısını çalmayı, hatır sormayı, “Nasılsın?” derken gerçekten cevabını merak etmeyi unuttuk. Bir zamanlar zor günümüzde yanımızda olan insanları, bizim de onların zor günlerinde yanında olmamız gerektiğini unuttuk.
Kahkaha atmayı unuttuk.
Öyle içten, öyle hesapsız bir kahkahayı ki insanın içini titreteninden… Şimdi çoğu gülüşümüz bile ölçülü. Kimin yanında nasıl güleceğimizi, ne söyleyeceğimizi, nasıl görüneceğimizi hesaplıyoruz.
Birlikte şarkılar söylemeyi unuttuk.
Aynı sofrada oturup bir türkünün nakaratında buluşmayı, bir dostun sazına eşlik etmeyi, yolculuklarda camı açıp hep birlikte şarkı söylemeyi… Şimdi herkesin elinde ayrı bir ekran, herkesin dünyasında ayrı bir yalnızlık var.
Şiirleri mırıldanmayı bile unuttuk.
Oysa şiir biraz da insanın kendisine dönmesiydi. Bir dizeyle susmak, bir mısrayla dalıp gitmek, bir kelimede yıllar öncesine dönmekti. Şimdi kelimeleri bile aceleyle tüketiyoruz.Tam kelime yerine kısaltılmış kelimelerle konuşuyoruz.
Çünkü bize sürekli “daha fazla” denildi.
Daha fazla kazan.
Daha büyük evde otur.
Daha iyi araba al.
Daha çok çalış.
Daha çok biriktir.
Daha güçlü görün.
Daha başarılı ol.
Ama hiç kimse bize yeterince “yaşa” demedi.
Belki de en büyük yoksulluğumuz cebimizdeki para değil; hayatın küçük güzelliklerine ayıracak zamanımızın kalmaması.
İnsan, geçinmek için çalışırken yaşamayı erteledi.
“Biraz daha para kazanayım, sonra…”
“Şu borçları bitireyim, sonra…”
Çocuklar biraz büyüsün, sonra…
Emekli olayım, sonra…
Ev sahibi olayım, sonra…
Sonra, sonra, sonra…
Ve bir gün fark ettik ki hayat dediğimiz şey, o “sonra”ların arasında sessizce geçip gitmiş.
Çocuklarımızın büyüdüğünü bile çoğu zaman fotoğraflardan fark ettik.
Anne babamızın yaşlandığını, bir gün artık eskisi kadar güçlü olmadıklarını görünce anladık.
Dostlarımızla aramıza mesafeler girdi.
Bazı sofralar eksildi.
Bazı sandalyeler boş kaldı.
Bazı telefon numaraları artık hiç aranamayacak hale geldi.
İşte hayatın en acı tarafı da burada başlıyor.
İnsan bazen kaybettiklerinin ardından, aslında ne kadar çok şeyi yaşayamadan tükettiğini fark ediyor.
Oysa hayat yalnızca mücadele etmek değildir.
Hayat, bir sabah güneş doğarken pencereyi açıp temiz havayı içine çekmektir.
Bir çocuğun kahkahasına gülümsemektir.
Bir dostla çay içip saatlerce konuşmaktır.
Sevdiğin insanın gözlerinin içine bakıp hiçbir şey söylemeden anlaşabilmektir.
Bir kedinin başını okşamaktır.
Yağmurda ıslanmaktır.
Bir türküyü yüksek sesle söylemektir.
Bir şiiri ezberden okumaktır.
Bir lokma ekmeği paylaşmaktır.
Bazen hiçbir işe yaramayan bir pazar gününü, sırf canın öyle istediği için tembellik ederek geçirmektir.
Ve belki de en önemlisi, hayatın bize sunduğu küçücük güzellikleri küçümsememektir.
Çünkü hayat, büyük başarıların toplamından ibaret değil.
Hayat biraz da küçük mutlulukların birikimidir.
Bir gül kokusudur.
Bir kahkaha sesidir.
Bir dost omuzudur.
Bir annenin duasıdır.
Bir babanın sessiz bakışıdır.
Bir çocuğun “Baba!” diye boynuna sarılmasıdır.
Birlikte söylenen eski bir türküdür.
Akşamüstü içilen bir bardak çaydan alınan keyftir.
Ve bazen insanın kendi kendine, “İyi ki yaşıyorum.” diyebilmesidir.
Öyleyse biraz duralım be usta.
Her gün dünyayı kurtarmaya çalışmayalım.
Her kavgaya girmeyelim.
Her haksızlığa öfkeyle karşılık vermeyelim.
Her şeyi kazanmak zorunda olmadığımızı kabul edelim.
Bazen haklı olmaktan daha kıymetli olanın huzur olduğunu hatırlayalım.
Bazen biriktirmekten daha değerli olanın paylaşmak olduğunu anlayalım.
Bazen yetişmekten daha önemli olanın orada olmak olduğunu bilelim.
Çünkü ömür, sandığımız kadar uzun değil.
Ve insanın bu dünyadaki en büyük yanılgısı, hayatı hep ileride sanmasıdır.
Oysa hayat, tam da şu anda elimizin altında.
Şu nefeste…
Şu sohbette…
Şu sofrada…
Şu dostlukta…
Şu gülün kokusunda…
Şu şiirin bir dizesinde…
Belki de artık birbirimize şunu söylemenin zamanıdır:
Yaşamayı ertelemeyelim be usta.
Çünkü geçim derdi biter mi, bilmiyorum.
Hırs biter mi, bilmiyorum.
Mücadele biter mi, onu da bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum:
Hayat, bütün bunlarla uğraşırken yaşanmayı bekliyor.
Ve biz, hayatın kapısında yıllardır bekleyen o güzel misafiri daha fazla bekletmeyelim.
Bir gül koklayalım.
Bir sofrada uzun uzun oturalım.
Dostumuzla kahkaha atalım.
Birlikte şarkı söyleyelim.
Bir şiir mırıldanalım.
Sevelim.
Hatırlayalım.
Affedelim.
Ve mümkünse bugün, bütün telaşın ortasında bir an durup kendimize soralım:
“Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa yalnızca hayatı sürdürmeye mi çalışıyorum?”
Belki de cevabımız, hayatımızı değiştirecek ilk cümle olacaktır.
Saygılarımla...