Siyasette uzun zamandır alıştığımız bir düzen var. Sıcak ve yumuşak koltuklarda oturup, hayatın bütün yükünü başkalarının omuzlarına yüklemek…

Siyasette uzun zamandır alıştığımız bir düzen var.
Sıcak ve yumuşak koltuklarda oturup, hayatın bütün yükünü başkalarının omuzlarına yüklemek…
“Şunu yapın, bunu söyleyin, şöyle davranın, halkı şöyle anlayın, topluma böyle yaklaşın…”
Sanki hayatı kitaplardan okuyup, insanı yalnızca istatistiklerden tanımışçasına sosyolog edasıyla hükümler vermek…
Oysa siyaset, uzaktan seyredilen bir müsabaka değildir.
Siyaset; kürsülerden konuşmaktan, ekranlarda ahkâm kesmekten, sosyal medyada büyük laflar etmekten ibaret değildir.
Siyaset, yüreğini ortaya koymaktır.
İnsanların derdini yalnızca dinlemek değil, o derdin bir parçası olabilmektir. Maddi imkânınla, emeğinle, zamanınla, itibarınla ve gerektiğinde canınla çözümün içinde yer almaktır.
Bugün artık “Ne yapılması gerektiğini” anlatanların değil, “Ben ne yaptım?” sorusuna cevap verebilenlerin devridir.
Çünkü teori, hayatın sınavından geçmediği sürece yalnızca teoridir.
Kâğıt üzerinde her şey mümkündür.
Bir toplumu dönüştürmek kolaydır; yeter ki kalemi elinize alın, birkaç cümle kurun, birkaç kavram kullanın. Fakat o toplumun içine girip insanın elinden tutmak, gecenin bir yarısı onun kapısını çalmak, sıkıntısını paylaşmak, gerektiğinde kendi konforundan vazgeçmek bambaşka bir iştir.
Mücadele etmeden mücadele anlatılmaz.
Bedel ödemeden fedakârlık öğretilmez.
Risk almadan cesaret telkin edilemez.
Bu yüzden bugün bazı teorilerin, bazı ezberlerin ve bazı siyasal reçetelerin artık neden iflas ettiğini daha iyi görebiliyorum. Hayatın içinden geçmeyen, insanın gerçek acısına dokunmayan, sorumluluğu hep başkasına yükleyen teoriler bir noktadan sonra kendi ağırlığı altında çöker.
Artık insanlara yukarıdan bakarak “Şunu yapın, bunu yapın” deme zamanı değil.
Aşağıya inme, insanın yanına oturma, elini taşın altına koyma zamanıdır.
Ya çözümün bir parçası olacaksın…
Ya da olmayacaksın.
Bu kadar basit.
Fakat çözümün parçası olmak hiç de kolay değil.
Çünkü bunun içinde mücadele var.
Yalnız kalmak var.
Yanlış anlaşılmak var.
Kaybetmek var.
Bazen susmak, bazen konuşmak, bazen de bütün bedelleri göze alarak yürümek var.
Ve en önemlisi, söylediğinin arkasında durmak var.
Siyasetin bundan sonraki sınavı da burada başlayacak.
Koltukların rahatlığıyla değil, sokağın gerçekliğiyle…
Kürsülerin yüksekliğiyle değil, insanların hayatına dokunabilme gücüyle…
Sözün büyüklüğüyle değil, ödenen bedelin büyüklüğüyle…
Çünkü artık insanlar yalnızca ne söylediğinize değil, ne yaptığınıza bakıyor.
Ve sanıyorum ki siyaset açısından yeni dönemin en önemli sorusu şu olacak:
“Sen bu ülke, bu toplum ve bu insanlar için neyi göze aldın?”
Bu soruya verecek cevabı olmayanların, başkalarına nasıl yaşayacaklarını, nasıl mücadele edeceklerini ve nasıl konuşacaklarını anlatma devri yavaş yavaş kapanıyor.
Sıcak koltuklardan ahkâm kesme devri bitiyor.
Şimdi sıra, yüreğini ortaya koyanlarda.
Çünkü artık söz değil, bedeller konuşacak.
Saygılarımla...