Gerçeklerin Değil, Söylemlerin Yarıştığı Bir Dönemi yaşıyoruz.
Gerçeklerin Değil, Söylemlerin Yarıştığı Bir Dönemi yaşıyoruz.
“Yabancı yok, üfür gitsin gitsin!”
Anlayışı, bugün içinde bulunduğumuz toplumsal ve siyasal iklimi anlatan çarpıcı bir ifade olarak karşımızda duruyor. Sanki artık konuşmak için bilmek, iddia etmek için kanıt göstermek, eleştirmek için de gerçeğe dayanmak gerekmiyor. Gelen sallıyor, giden sallıyor. Herkes konuşuyor, herkes bir şeyler söylüyor; ancak söylenenlerin ne kadarı gerçeğe dayanıyor, ne kadarı bilgi ve belgeyle destekleniyor, orası çoğu zaman meçhul.
Ne yazık ki günümüzün en önemli sorunlarından biri, gerçeğin yerini algının, bilginin yerini iddianın, eleştirinin yerini ise karalamanın almasıdır.
Özellikle siyaset sahnesinde ortaya atılan söylemlere baktığımızda, çoğu zaman karşımıza somut verilerden uzak, istatistiklerle desteklenmeyen ve bilimsel bir temele dayanmayan açıklamalar çıkıyor. Kişiler hakkında yapılan değerlendirmeler, icraatların ve fikirlerin eleştirisinden uzaklaşıp doğrudan kötülemeye, küçümsemeye ve aşağılamaya dönüşüyor.
Bir insanı, bir siyasi aktörü ya da bir toplumsal kesimi eleştirmek elbette demokratik hayatın vazgeçilmezidir. Ancak eleştiri ile karalama arasında kalın bir çizgi vardır. Eleştiri, gerçeği ortaya çıkarmayı amaçlar; karalama ise karşısındakini itibarsızlaştırmayı.
Bugün asıl sorun, bu çizginin giderek silikleşmesidir.
Bir iddia ortaya atılıyor, ardından başka bir iddia geliyor. İlk söylenenin doğruluğu araştırılmadan ikinci, ikincinin dayanağı sorgulanmadan üçüncü bir söylem gündeme taşınıyor. Böylece gerçekler değil, iddialar birbirini kovalıyor. Sonunda da kamuoyu, doğru bilgiye ulaşmak yerine birbiriyle çelişen sözlerin arasında bırakılıyor.
İstatistikler, araştırmalar, raporlar ve somut veriler; toplumsal ve siyasal değerlendirmelerin temel dayanaklarıdır. Elbette hiçbir veri tek başına bütün gerçeği anlatmayabilir. Ancak verileri dikkate almadan, araştırmadan ve karşılaştırma yapmadan ortaya konulan kesin hükümler de gerçeği temsil edemez.
Ekonomiden eğitime, adaletten sosyal yaşama, yerel yönetimlerden ülke siyasetine kadar her konuda ahkâm kesmek kolaydır. Zor olan, konuşulanları bilgiyle desteklemek, iddiaları kanıtlarla ortaya koymak ve yanlış bilindiğinde hatayı kabul edebilmektir.
Peki, bir iddianın doğruluğunu sorgulamadan onu paylaşmak ne kadar doğrudur? Bir insan hakkında somut bir dayanak olmaksızın hüküm vermek hangi vicdana sığar? İstatistiklerin, belgelerin ve araştırmaların ortaya koyduğu gerçekler görmezden geliniyorsa, geriye ne kalır?
Geriye yalnızca gürültü kalır. Üstelik bu gürültü, zamanla gerçeğin sesini de bastırır.
Demokratik toplumlarda insanlar düşünceleri, davranışları ve icraatları nedeniyle eleştirilebilir. Hiç kimse eleştiriden muaf değildir. Ancak eleştiri, kişilik haklarını hedef alan aşağılamaya ve dayanaksız suçlamalara dönüştüğünde demokratik bir hak olmaktan çıkıp toplumsal bir soruna dönüşür.
Bir kişiyi sevmeyebilirsiniz. Görüşlerine katılmayabilirsiniz. Siyasi tercihini yanlış bulabilirsiniz. Fakat bunların hiçbiri, o kişiye ilişkin gerçek dışı iddialar üretmenin veya onu küçük düşürmeye çalışmanın gerekçesi olamaz.
Üstelik bu anlayış yalnızca hedef alınan kişiye zarar vermez. Toplumun doğru bilgiye ulaşma hakkını da zedeler. İnsanlar bir süre sonra kimin doğru söylediğini, kimin bilgiye dayandığını, kimin yalnızca algı oluşturmaya çalıştığını ayırt etmekte zorlanır.
Böyle bir ortamda en çok zarar gören şey, toplumsal güven duygusudur. Herkesin konuştuğu, herkesin iddiada bulunduğu, herkesin karşısındakini suçladığı bir ortamda gerçeği kim savunacak?
Siyaset, kişileri itibarsızlaştırma yarışı değildir. Siyaset; sorunları tespit etme, çözüm üretme, hesap verme ve topluma karşı sorumluluk üstlenme işidir. Bir siyasetçinin başarısı, rakibini ne kadar kötülediğiyle değil, ortaya koyduğu fikirlerin, projelerin ve icraatların niteliğiyle ölçülmelidir.
Aynı şekilde gazetecilik de duyulan her sözü sorgulamadan aktarmak değildir. Kamuoyunu bilgilendirmek, iddiaları araştırmak, farklı görüşlere yer vermek ve gerçeğin izini sürmektir.
Sosyal medyada birkaç cümleyle hüküm vermek, doğruluğu araştırılmamış iddiaları yaymak ve insanları peşin yargılarla değerlendirmek kolaydır. Fakat kolay olanın doğru olduğu söylenemez.
Son Söz: Üfürmek Kolay, Gerçeği Söylemek Zor!
“Yabancı yok, üfür gitsin gitsin!” anlayışıyla hareket edildiğinde sözün değeri, bilginin itibarı ve gerçeğin ağırlığı ortadan kalkar. Herkesin istediğini söylediği, kimsenin söylediğinden sorumlu tutulmadığı bir düzende ise hakikat, gürültünün altında kalır.
Oysa topluma karşı sorumluluk duyan herkesin önce kendisine şu soruları sorması gerekir:
Söylediğim şey doğru mu? Bir belgeye, veriye ya da güvenilir bilgiye dayanıyor mu? Eleştirdiğim kişiyi gerçekten mi değerlendiriyorum, yoksa yalnızca onu kötülemeye mi çalışıyorum?
Bu sorulara dürüstçe cevap verebildiğimiz ölçüde daha sağlıklı bir toplumsal ve siyasal iklim oluşturabiliriz.
Çünkü mesele kimin daha yüksek sesle konuştuğu değil, kimin gerçeğe daha yakın olduğudur. Mesele kimin daha ağır söz söylediği değil, kimin daha sağlam gerekçeler ortaya koyduğudur.
Unutmayalım: Söz söylemek bir hak, doğruyu söylemek bir sorumluluk, söylenenin hesabını verebilmek ise bir erdemdir.
Gelen sallıyor, giden sallıyor diye gerçeği bir kenara bırakamayız. Çünkü bir toplumda yalanın sıradanlaşması, gerçeğin önemsizleşmesiyle başlar. Gerçeğin önemsizleştiği yerde ise ne sağlıklı siyaset yapılabilir ne de güçlü bir toplumsal güven inşa edilebilir.
Artık biraz daha az slogan, biraz daha fazla bilgiye; biraz daha az karalamaya, biraz daha fazla eleştiriye; biraz daha az iddiaya, biraz daha fazla kanıta ihtiyacımız var.
Çünkü gerçeğin olmadığı yerde herkes konuşabilir ama hiç kimse topluma gerçek anlamda ışık tutamaz.
Saygılarımla...