Alevî-Bektaşî şiir geleneğinde Hz. Ali, yalnızca İslam tarihinin önemli şahsiyetlerinden biri olarak ele alınmaz. O aynı zamanda velâyetin, hikmetin, adaletin, irfanın ve insan-ı kâmil düşüncesinin sembolüdür.
“Şah-ı Merdan coşa geldi sırrı aşikâr eyledi” dizesiyle başlayan ve son kıtasındaki “Sefil Ali’m” mahlası nedeniyle Sefil Ali’ye atfedilen deyiş de bu anlayışın en dikkat çekici örneklerinden biridir.
Şiirin merkezinde aslında tek bir soru vardır:
Ali kimdir?
Şiirin verdiği cevap ise tarihsel Hz. Ali’nin sınırlarını aşar.
ŞAH-I MERDAN: ERLERİN ŞAHI
Şiir şu dizelerle başlıyor:
“Şah-ı Merdan coşa geldi sırrı aşikâr eyledi
Yağmuru yağdıran benim diye Ömer’e söyledi
Ol dem şimşek yalabıdı yedi sema gürledi”
“Şah-ı Merdan”, “erlerin şahı” anlamına gelir ve Hz. Ali için kullanılan en önemli sıfatlardan biridir.
Ancak daha ilk kıtada Ali’nin yalnızca bir insan veya tarihsel kahraman olarak anlatılmadığı görülür.
Yağmurun yağması, şimşeğin çakması ve yedi kat göğün gürlemesi, Ali’nin kozmik bir güçle ilişkilendirilmesinin işaretleridir.
Buradaki “sır” kelimesi de şiirin anahtarlarından biridir.
Tasavvuf geleneğinde hakikatin görünen yüzünün arkasında başka bir anlam bulunduğu kabul edilir. Görünen “zahir”, gizli olan ise “batın”dır.
Şiirde Ali, işte bu gizli hakikatin taşıyıcısıdır.
TARİHSEL ALİ’DEN KOZMİK ALİ’YE
İkinci kıtada şiirin anlam alanı genişler:
“Ömer vardı ol Muhammed katına eyledi beyan
Ali midir ya Muhammed arş-ı âlâda gürleyen
Çarh-ı gerdun elindedir sırr-ı hikmet söyleyen”
Burada artık yeryüzündeki bir olaydan değil, “arş-ı âlâ”dan ve “çarh-ı gerdun”dan söz edilmektedir.
Arş, ilahî makamı; çarh-ı gerdun ise gökleri ve bütün kozmik düzeni simgeler.
Bu noktadan sonra şiirde anlatılan Ali, yalnızca Ebû Talib’in oğlu Hz. Ali değildir.
Ali, velâyetin ezelî hakikatinin adı hâline gelir.
Şiirin temel dönüşümü de burada gerçekleşir:
Tarihsel Ali’den “Ali sırrı”na geçilir.
“HÜVEL EVVEL HÜVEL AHİR” DİZESİ NE ANLATIYOR?
Deyişin en dikkat çekici bölümlerinden biri üçüncü kıtadır:
“Ol Muhammed buyurdu ki yektir Ali bir dedi
Hüvel evvel hüvel ahir her şeye kadir dedi
Ali’ye şek getirenler mutlaka kafir dedi”
“Hüvel evvel, hüvel ahir” ifadesi Kur’an’da Allah için kullanılan “O evveldir, O ahirdir” ifadesini hatırlatmaktadır.
Bu nedenle dizeler, şiiri sıradan bir Hz. Ali övgüsünün çok ötesine taşır.
Burada Ali’ye ilahî sıfatlar yüklenmektedir.
Ancak Alevî-Bektaşî tasavvufunda bu tür ifadeleri yalnızca kelime anlamıyla değerlendirmek şiirin düşünce dünyasını tam olarak açıklamaz.
Tasavvufta temel kavramlardan biri tecellidir.
Tecelli, ilahî hakikatin varlıkta görünmesi anlamına gelir.
Bu yaklaşımla Ali, Allah’tan bağımsız başka bir ilah olarak değil; ilahî sıfatların, velâyetin ve hakikatin en güçlü biçimde görünür olduğu insan olarak anlaşılır.
Bu nedenle şiirdeki Ali tasavvurunu açıklamak için “mazhar” kavramı da önemlidir.
Ali, Hakk’ın nurunun ve sıfatlarının mazharıdır.
“KÜN DEYİNCE VAR EYLEDİ ON SEKİZ BİN ÂLEMİ”
Şiirin dördüncü kıtasında Ali tasavvuru yaratılış düşüncesine kadar uzanır:
“Kün deyince var eyledi on sekiz bin âlemi
Hem yazandır hem bozandır Levh-i Mahfuz kalemi
Dertlilerin dermanıdır yarelinin merhemi”
“Kün”, Arapçada “Ol” anlamına gelir.
İslam ve tasavvuf düşüncesinde yaratılışın ilahî emrini ifade eder.
“On sekiz bin âlem” ise tasavvuf ve halk şiirinde bütün kâinatı anlatan sembolik bir ifadedir.
Şair burada Ali’yi doğrudan yaratılış sırrıyla ilişkilendirir.
Ancak kıtanın son dizesinde dikkat çekici bir dönüş vardır:
“Dertlilerin dermanıdır, yarelinin merhemi.”
Kozmik büyüklük bir anda insana iner.
Ali yalnız göklerin ve yaratılışın sırrı değildir.
Aynı zamanda acı çeken insanın, mazlumun, yaralının ve dertlinin yanında duran kişidir.
Alevî-Bektaşî geleneğinde Ali sevgisinin güçlü toplumsal karşılığı da burada ortaya çıkar:
Ali, kudret kadar adaletin ve merhametin de sembolüdür.
MUHAMMED-ALİ BİRLİĞİ
Deyişin beşinci kıtasında sözlü aktarım nedeniyle bazı kelimelerin farklı biçimlerde söylendiği görülür.
Ancak kıtanın temelinde tasavvuf geleneğinde yaygın biçimde kullanılan:
“Lahmuke lahmî”
yani,
“Etin etimdir”
ifadesi bulunur.
Bu anlayış Muhammed ile Ali arasındaki ruhsal ve manevi birliği ifade eder.
Alevî-Bektaşî düşüncesinde Muhammed ile Ali birbirinden kopuk iki ayrı hakikati değil, aynı nurun iki görünümünü temsil eder.
Bu yaklaşım çoğu zaman:
Muhammed nübüvvetin, Ali velâyetin temsilcisidir
şeklinde açıklanır.
Peygamberlik Muhammed’de, velâyet Ali’de görünür.
Ancak her ikisinin kaynağı aynı ilahî nurdur.
Bu nedenle “Muhammed-Ali” ifadesi Alevî-Bektaşî düşüncesinde yalnız iki tarihsel kişiliğin yan yana anılması değildir.
Bir hakikat ve nur birliğine işaret eder.
“HEM SAKİDİR HEM BAKİDİR NUR-U RAHMANIM ALİ”
Deyişin bütün kıtalarını birbirine bağlayan en önemli bölüm ise nakarattır:
“Hem sakidir hem bakidir
Nur-u Rahmanım Ali”
Bu dizeler şiirin anahtarını verir.
“Saki”, tasavvuf şiirinde aşk ve irfan şarabını sunandır.
Dolayısıyla Ali burada hakikat bilgisini sunan manevi rehberdir.
“Baki” ise kalıcı ve sonsuz anlamındadır.
Hz. Ali’nin tarihsel bedeni fanidir; ancak onun temsil ettiği velâyet, adalet ve hakikat anlayışı bakidir.
En dikkat çekici ifade ise:
“Nur-u Rahmanım Ali”
dizesidir.
Şair Ali’yi doğrudan “Rahman’ın nuru”yla özdeşleştirerek şiirin merkezine nur kavramını yerleştirir.
Böylece Ali, yalnızca sevilen tarihsel bir kişilik değil; insanın içinde ve kâinatta görünür hâle gelen ilahî hakikatin sembolüne dönüşür.
SON DURAK: ÂŞIK İLE MAŞUK
Deyişin son kıtası şöyledir:
“Sefil Ali’m akıl ermez hikmetine Ali’nin
Sarraf olan kıymet biçer gevherine lalinin
Âşıka maşuk göründü aklın aldı delinin”
Şair burada kendi mahlasını da kullanır.
Ancak şiirin en önemli değişimi son dizede ortaya çıkar.
Başlangıçta yağmur, şimşek, gökler, arş ve yaratılıştan söz edilirken şiir sonunda âşık ile maşuk arasındaki ilişkiye ulaşır.
Ali artık yalnızca kozmik hakikatin temsilcisi değildir.
O aynı zamanda maşuktur, yani sevgilidir.
“Sarraf olan kıymet biçer” sözü ise hakikatin herkes tarafından kavranamayacağını anlatır.
Nasıl değerli taşı ancak iyi bir sarraf tanıyabilirse, Ali’nin sırrını da ancak irfan sahibi kişi anlayabilir.
Tasavvufun en temel düşüncelerinden biri de burada ortaya çıkar:
Hakikat yalnızca akılla değil, aşkla kavranabilir.
ŞİİR AKILLA BAŞLAYIP AŞKLA BİTİYOR
“Şah-ı Merdan” deyişinin anlam örgüsü dikkatle izlendiğinde katmanlı bir yapı ortaya çıkar.
Şiir önce tabiatla başlar:
Yağmur, şimşek ve gök gürültüsü.
Ardından kozmosa yükselir:
Arş ve çarh-ı gerdun.
Daha sonra metafizik alana geçer:
Evvel, ahir, yaratılış ve Levh-i Mahfuz.
Buradan Muhammed-Ali nuruna ulaşır.
Sonunda ise bütün kozmik anlatım insanın kalbinde son bulur:
Âşık ile maşuk karşılaşır.
Bu nedenle deyişin temel konusu Hz. Ali’nin yaşam öyküsü değildir.
Asıl konu:
“Ali sırrı”dır.
Şiirde Ali; velâyetin, hikmetin, irfanın, adaletin, merhametin ve ilahî nurun insanda görünmesinin sembolüdür.
Bu nedenle “Şah-ı Merdan” deyişini yalnız tarihsel Hz. Ali üzerinden okumak eksik kalır.
Şairin anlattığı Ali, tarih içindeki Ali’den başlayıp kâinatın ve insanın içindeki hakikat-i Ali’ye ulaşmaktadır.
Ve bütün şiirin özü şu düşüncede toplanmaktadır:
Ali bir isimden ve tarihsel kişilikten daha fazlasıdır; şiirde Ali, velâyetin ve ilahî hakikatin insandaki görünümünün adıdır.



