Son günlerde halkımızı düşünürken zihnimde aynı sorular dönüp duruyor: Neden böyleyiz? Neden bu haldeyiz? Neden umudumuz kırık?
Neden olup bitenlere karşı giderek duyarsızlaşıyoruz?
Ne oldu bize?
Eskiden bizi yaralayan şeylere bugün neden sessiz kalıyoruz? Başkasının acısını neden kendi acımız kadar hissedemiyoruz? Haksızlık karşısında neden ayağa kalkmak yerine başımızı eğip yolumuza devam ediyoruz?
Belki de bunun cevabı, yıllardır yaşadığımız çaresizlik duygusunda gizlidir.
Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir yazıda Stalin'e atfedilen çarpıcı bir hikâyeye rastladım.
Anlatılanlara göre Stalin, bir kış günü arkadaşlarıyla birlikte votka içerken canlı bir tavuk getirilmesini ister. Tavuğu yakalar ve canlı canlı tüylerini yolmaya başlar. Tavuğun bütün tüyleri yolunduktan sonra onu serbest bırakır.
Can havliyle kaçmaya çalışan tavuk, Rusya'nın dondurucu soğuğuyla karşılaşır. Çıplak bedeni soğuktan sızlayınca, kendisini sıcak tutabilecek tek yer olan şömineye doğru yönelir. Fakat bir süre sonra yeniden Stalin'in ayaklarının dibine gelir.
Stalin ise tavuğun önüne biraz yem serper ve yürümeye başlar.
Tavuk, Stalin'in peşinden gitmeye başlar.
Biraz yem, biraz sıcaklık, biraz alışkanlık...
Stalin'in arkadaşlarına dönüp söylediği iddia edilen söz ise hikâyenin asıl çarpıcı tarafıdır:
“Halk da bu tavuk gibidir. Tüylerini yolup çaresiz ve savunmasız bıraktığınızda, biraz yem verirseniz sizi terk etmez.”
Bu söz gerçekten Stalin'e ait midir, değil midir, tartışılır. Fakat hikâyenin anlattığı insanlık hâli üzerinde düşünmeye değer.
Çünkü mesele tavuk değil.
Mesele insanın çaresiz bırakıldığında ne hâle geldiğidir.
Bir toplumun umudunu kırarsanız, önce itiraz edecek gücünü kaybeder. Sürekli korkutursanız, korkuyu hayatının doğal bir parçası sanmaya başlar. Sürekli yoksun bırakırsanız, küçücük bir nimeti büyük bir lütuf olarak görür.
Ve bir süre sonra insan, kendisini yaralayan elin peşinden bile gidebilir.
İşte belki de bugün bizi en fazla düşündürmesi gereken nokta budur.
Biz ne zaman bu kadar alıştık?
Yoksulluğa mı?
Haksızlığa mı?
Adaletsizliğe mi?
İlgisizliğe mi?
Birbirimizin acısına kayıtsız kalmaya mı?
Büyük meseleler karşısında susup, küçük kazanımlarla yetinmeye mi?
İnsan yalnızca ekmekle yaşamaz. Bir toplumun da yalnızca günü kurtarmaya ihtiyacı yoktur. İnsanların adalete, güvene, umuda, onura ve geleceğe dair bir inanca ihtiyacı vardır.
Bir toplumun bütün tüylerini yolup sonra önüne biraz yem koyarsanız, o toplum bir süre daha ayakta kalabilir. Fakat bu, onun iyi olduğu anlamına gelmez.
Belki de bugün sormamız gereken soru şudur:
Biz neden bu kadar duyarsızlaştık?
Belki duyarsızlaşmadık.
Belki sadece çok yorulduk.
Belki defalarca umutlandık ve her defasında hayal kırıklığına uğradık.
Belki o kadar uzun süre mücadele ettik ki artık mücadele etmek yerine alışmayı seçiyoruz.
Ama alışmak, kabullenmek değildir.
Sessizlik, razı olmak değildir.
Ve umudun kırılması, umudun tamamen yok olduğu anlamına gelmez.
Bir toplumun kaderi, yalnızca yönetenlerin elinde değildir. Halkın hafızası, vicdanı ve birbirine sahip çıkma iradesi de tarihin yönünü değiştirebilir.
Bu yüzden bugün birbirimize kızmadan önce kendimize sormalıyız:
Komşumuzun derdini ne zaman kendi derdimiz olmaktan çıkardık?
Başkasının uğradığı haksızlığa ne zaman “Bana dokunmayan yılan...” diyerek bakmaya başladık?
Bir lokma ekmek karşılığında onurumuzdan ne zaman vazgeçmeye başladık?
Ve belki en önemlisi:
Tüylerimiz yolunduğunda, önümüze atılan birkaç lokmayla yetinmeyi ne zaman öğrendik?
Bu soruların cevabını bulmadan, “Neden bu haldeyiz?” sorusunun cevabını da bulamayacağız.
Çünkü toplumları yalnızca yönetenler değiştirmez.
Bazen toplumlar, kendilerine ne yapıldığını fark ettikleri gün değişmeye başlar.
Belki de ihtiyacımız olan şey biraz daha cesaret, biraz daha vicdan ve birbirimizin acısını yeniden hissedebilme yeteneğidir.
Çünkü insanlığımızı kaybettiğimiz yerde, kazandığımız hiçbir şey gerçekten bizim değildir.
Saygılarımla...