Hüseyin Demir
Köşe Yazarı
Hüseyin Demir
 

Köroğlu

Her gün sabah-akşam geçtiğim sokağın başında, bahçe içinde üç katlı bir “Huzurevi” binası var. Bakımsızlıktan yer yer sıvaları dökülmüş, duvarlarındaki yorgunluk izleri bitmeyen bir nazar duası kıvamında. İçerisindekilerle yarışırcasına bir terk edilmişlik edası hakim görünümünde. Havalar ısınmaya başlayınca, buradaki zorunlu misafirler(!) günün belirli saatlerinde kapı önlerine çıkıp; acıyan yaralarını iyileştirmek adına, yaralayanlarla yüzleşmek istercesine gelip-geçenleri seyrediyorlar.                                                              Denk gelirse içlerinden birileriyle bakışlarımız, karşılıklı gülümseyip geçiyoruz. İçerilerinde saklamaya çalıştıkları bezginlikleri, dikkatli bakıldığında dışarıdan okunabilecek şeffaflıkta. Konuştukları birse, sustukları iki, nicedir böyle yaşamaya alışmışlar, belli.                                                                                                                        Uzun zamandır kapı önü oturanlardan biri dikkatimi çekiyor. Bazen ön kapıda denk geliyoruz bazen de binanın arkasındaki küçük balkonda otururken görüyorum onu.  Binanın kot farkından dolayı uzansan ellerini tutabilecek yükseklikte, birinci katın arka balkonu.                                                                                                                                                   Ucu havaya kalkık burnu, iri gözleri, biçimli dudakları ve uyaklı yüzüyle sekseni devirmiş ve hala çok güzel olan bir kadın bu. Günün herhangi bir saatinde geçsem binanın önünden, orada sanki beni bekliyor. Ya da onun oturma saatleri, benim geçme saatlerime denk geliyor. Bilemiyorum... Gözüm bir yerden ısırmıyor da değil, “Birine benzetiyorsundur," deyip geçiştiriyorum.                                                                    Ramazan ayındayız. İftar, sahur, uykularımın katili davulcu geçişleri derken, bayram gelip çatıyor.                                                                                                                                    Yaprak uzun zamandır sıkılmış ağaçtan, sonbahar da bahanesi bu sevimsiz dünyanın. Her gün artarak yenilenen anlamsız yasaklar insanı sokaklarda dolaştırıp, dert ortağı aratacak kadar büyük bir yalnızlığa itiyor aylardır.                                                      Bayramın ilk günü, çalacak kapı zillerinden umudu kesen benim gibi birçok komşu erkenden pencereye çıkmış etrafı seyrediyor. Karnımın bir yerlerinde mideme yakın bir fare geziyor, üç gecedir aç bırakılmışım sanki. Hızla mutfağa geçiyorum. Çayın kokusu, ekmeğin kokusuna karışıp, ortalarına da sırt üstü serilen peynir, zeytin, yumurtayı alınca mükemmel bir kahvaltı sofrasına dönüşüyor masam.                                                                             Kahvaltı, koltuk, kitap, televizyon derken nereden geldiğini bilmediğim, güvensiz bir rüzgârın sürüklediği mührü çözülmemiş yalnızlık şiirleri düğümlüyor boğazımı. Bütün acılar yalnızlıktan yontulurdu, biliyorum. İnsan bir kere azalmaya görsün hangi şehirde ise orası yalnızlığın başkentiydi. Kalkıp koşar adımlarla çıkıyorum evden. Açık bir yerler bakınıyorum.                                                                                   Huzurevi’nin önüne geldiğimde odasının balkonun da, büyük gözleriyle sessizce konuşuyor gibi etrafına bakınırken gördüm onu.  Kanayan yarasını kimselere göstermeden, bir nehir dalgınlığıyla bakıyordu etrafına. Beni görünce geleceğimden haberdarmış gibi gülümsedi. Dudaklarının kenarında birden papatyalar açmaya başladı. Sanki kışı bitirmiş, baharı getirmişti. Yaklaştım, elimdekileri uzatıp almasını rica ettim. Kırmadı alıp önündeki masanın üzerine bıraktı. O gözlerini aşağı sarkıttı, ben yukarı baktım. Sanki kırk yıldır tanışıyor gibiydik. "Köroğlu,"dedi.  Adım Köroğlu... Şaşırmıştım. Tanıdık bir derinliği vardı bakışlarının. Bir kaç hayat çıkarabilirdim bakışlarından oracıkta ama bu isim(!) olmamıştı. Devam etti.  "Nasıl olur, Köroğlu erkek ismi diyeceksin sen şimdi?" dedi.  'Evet' der gibi başımı salladım. "Anadolu'da artık ihtiyarlamış, çocuklarını yuvadan uçurmuş, ikili bir yalnızlıkla sarmalanmış karı-kocadan, kocasının karısına seslendiği sözdür bu," dedi. "Çocuklar gittikten sonra artık kadın baskın karakter olmaya başlar. Erkek Ayvaz'dır. Garip bir kabulleniştir bu. Bir sevginin çok gecikmiş ifadesidir. Karşılıklı bir acıma hissidir. Bir ihtiyaç yatar derinlerde. Belki de bir merhamet gizlidir. Dokunaklı zamanlara gelinmiştir artık. Biraz da ayrılık vaktinin habercisidir bu.  Şefkat can yakar. Söz, her gün biraz daha gölgelenir." Derin bir nefes aldı. Son vurucu cümleyi arıyordu. "Ayvaz'ın sığınacağı,  bu hayatta bir tek Köroğlu vardır artık..." dedi. Biriyle konuşmaya ne çok susamıştı. O konuştu ben dinledim. O sustu ben dinledim. Dünyanın arka bahçesini görmüştü. Artık yaşamını;  başka bir hayatın bekleme salonu, daha doğrusu vakit geçirme yeri olarak görmeye başlamıştı Ayvaz'ını yitireli. "Eğer kuşun kanadındaysan onunla uçuyorsun, kem gözündeysen yere çakılıyorsun. Başına gelecekleri kalbinin ritmi belirliyor, ona göre çekip gidiyorsun ya da öylece kalıp kendini hayatın güvenli kollarına bırakıyorsun," deyip uğurladı beni. Artık haftada bir uğrayıp, balkon altı sohbetlerimizi düzenli olarak yapmaya başlamıştık. Bazen onun yaşadıklarını anlayabilmek İçin bir ömür harcamak gerekse de birlikteyken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamıyorduk.  Son görüşmemizde bana bir paket içinde kalın bir ajanda verdi ve bir daha ki görüşmeye kadar okumamı, sonrasında görüşmeye öyle gelmemi istedi. Kabul ettim.                                      Bir hafta oldu olmadı geri geldiğimde balkonda gözükmüyordu.  Kapıdaki güvenliğe sormak için yöneldim. O benden önce davranıp, "Köroğlu Ayvaz'ının yanına gitti iki gün önce", dedi. Ne de kolay söylemişti. İkindi vaktine yakın kapatmışlar odasındaki ışıkları. Az sayıda öğrencisi yetişebilmiş cenazesine. Bana, "Ben Akdeniz de güneşin altında öleceğim demişti, niye sözünde durmadı" diyecek oldum. Sesim kaybolmuştu sanki. Tek kelime edemeden, kırılıp gölgeme dökülen dallarımı toplayıp tek tek yaktım oracıkta.                                                                                                                                                                       Güneşli bir pazar gününde sessiz sedasız kaldırmışlar cenazesini.Kaçak avlanan balıkçılarla, yaptığı savaştan yaralı dönen kılıç balığı gibi döndüm kendi yalnızlığıma. Lise yıllarında başlamış anılarını yazmaya. Düzenli olarak not almış. Aralarına şiirler, kısa öyküler sıkıştırmış. Önemli günleri not etmiş. Ayvaz'ın isminin geçtiği her cümle büyük harfle yazılmış. Onu kaybettiği gün, “Senden sonrası yok” dercesine yazmayı bırakıp, kapatmış defteri.                                                      Ajandasının bende olduğu huzurevi kayıtlarında var. Yakın akraba veya not tuttuğunu bilen birisi-yazılanların şifresini çözebilecek- çıkmazsa "Köroğlu-Öyküsü dizelerden örülmüş sonsuz bir yalnızlık" adı altında kitaplaştıracağım. Muhtemelen son satır söyle olacak. "İşte böyle, biri geliyor hayatımıza bir makas atıyor; o yaşadığımız bölüm, bütünün dışına düşüyor..."    
Ekleme Tarihi: 15 Haziran 2022 - Çarşamba

Köroğlu

Her gün sabah-akşam geçtiğim sokağın başında, bahçe içinde üç katlı bir “Huzurevi” binası var. Bakımsızlıktan yer yer sıvaları dökülmüş, duvarlarındaki yorgunluk izleri bitmeyen bir nazar duası kıvamında. İçerisindekilerle yarışırcasına bir terk edilmişlik edası hakim görünümünde.

Havalar ısınmaya başlayınca, buradaki zorunlu misafirler(!) günün belirli saatlerinde kapı önlerine çıkıp; acıyan yaralarını iyileştirmek adına, yaralayanlarla yüzleşmek istercesine gelip-geçenleri seyrediyorlar.                                                             

Denk gelirse içlerinden birileriyle bakışlarımız, karşılıklı gülümseyip geçiyoruz. İçerilerinde saklamaya çalıştıkları bezginlikleri, dikkatli bakıldığında dışarıdan okunabilecek şeffaflıkta. Konuştukları birse, sustukları iki, nicedir böyle yaşamaya alışmışlar, belli.                                                                                                                       

Uzun zamandır kapı önü oturanlardan biri dikkatimi çekiyor. Bazen ön kapıda denk geliyoruz bazen de binanın arkasındaki küçük balkonda otururken görüyorum onu.  Binanın kot farkından dolayı uzansan ellerini tutabilecek yükseklikte, birinci katın arka balkonu.                                                                                                                                                  

Ucu havaya kalkık burnu, iri gözleri, biçimli dudakları ve uyaklı yüzüyle sekseni devirmiş ve hala çok güzel olan bir kadın bu. Günün herhangi bir saatinde geçsem binanın önünden, orada sanki beni bekliyor. Ya da onun oturma saatleri, benim geçme saatlerime denk geliyor. Bilemiyorum...

Gözüm bir yerden ısırmıyor da değil, “Birine benzetiyorsundur," deyip geçiştiriyorum.                                                                   

Ramazan ayındayız. İftar, sahur, uykularımın katili davulcu geçişleri derken, bayram gelip çatıyor.                                                                                                                                   

Yaprak uzun zamandır sıkılmış ağaçtan, sonbahar da bahanesi bu sevimsiz dünyanın. Her gün artarak yenilenen anlamsız yasaklar insanı sokaklarda dolaştırıp, dert ortağı aratacak kadar büyük bir yalnızlığa itiyor aylardır.                                                     

Bayramın ilk günü, çalacak kapı zillerinden umudu kesen benim gibi birçok komşu erkenden pencereye çıkmış etrafı seyrediyor.

Karnımın bir yerlerinde mideme yakın bir fare geziyor, üç gecedir aç bırakılmışım sanki. Hızla mutfağa geçiyorum. Çayın kokusu, ekmeğin kokusuna karışıp, ortalarına da sırt üstü serilen peynir, zeytin, yumurtayı alınca mükemmel bir kahvaltı sofrasına dönüşüyor masam.                                                                            

Kahvaltı, koltuk, kitap, televizyon derken nereden geldiğini bilmediğim, güvensiz bir rüzgârın sürüklediği mührü çözülmemiş yalnızlık şiirleri düğümlüyor boğazımı.

Bütün acılar yalnızlıktan yontulurdu, biliyorum. İnsan bir kere azalmaya görsün hangi şehirde ise orası yalnızlığın başkentiydi. Kalkıp koşar adımlarla çıkıyorum evden. Açık bir yerler bakınıyorum.                                                                                  

Huzurevi’nin önüne geldiğimde odasının balkonun da, büyük gözleriyle sessizce konuşuyor gibi etrafına bakınırken gördüm onu.  Kanayan yarasını kimselere göstermeden, bir nehir dalgınlığıyla bakıyordu etrafına.

Beni görünce geleceğimden haberdarmış gibi gülümsedi. Dudaklarının kenarında birden papatyalar açmaya başladı. Sanki kışı bitirmiş, baharı getirmişti.

Yaklaştım, elimdekileri uzatıp almasını rica ettim. Kırmadı alıp önündeki masanın üzerine bıraktı. O gözlerini aşağı sarkıttı, ben yukarı baktım. Sanki kırk yıldır tanışıyor gibiydik.

"Köroğlu,"dedi.  Adım Köroğlu...

Şaşırmıştım. Tanıdık bir derinliği vardı bakışlarının. Bir kaç hayat çıkarabilirdim bakışlarından oracıkta ama bu isim(!) olmamıştı. Devam etti. 

"Nasıl olur, Köroğlu erkek ismi diyeceksin sen şimdi?" dedi.  'Evet' der gibi başımı salladım. "Anadolu'da artık ihtiyarlamış, çocuklarını yuvadan uçurmuş, ikili bir yalnızlıkla sarmalanmış karı-kocadan, kocasının karısına seslendiği sözdür bu," dedi. "Çocuklar gittikten sonra artık kadın baskın karakter olmaya başlar. Erkek Ayvaz'dır. Garip bir kabulleniştir bu. Bir sevginin çok gecikmiş ifadesidir. Karşılıklı bir acıma hissidir. Bir ihtiyaç yatar derinlerde. Belki de bir merhamet gizlidir. Dokunaklı zamanlara gelinmiştir artık. Biraz da ayrılık vaktinin habercisidir bu.  Şefkat can yakar. Söz, her gün biraz daha gölgelenir." Derin bir nefes aldı. Son vurucu cümleyi arıyordu. "Ayvaz'ın sığınacağı,  bu hayatta bir tek Köroğlu vardır artık..." dedi.

Biriyle konuşmaya ne çok susamıştı. O konuştu ben dinledim. O sustu ben dinledim. Dünyanın arka bahçesini görmüştü. Artık yaşamını;  başka bir hayatın bekleme salonu, daha doğrusu vakit geçirme yeri olarak görmeye başlamıştı Ayvaz'ını yitireli.

"Eğer kuşun kanadındaysan onunla uçuyorsun, kem gözündeysen yere çakılıyorsun. Başına gelecekleri kalbinin ritmi belirliyor, ona göre çekip gidiyorsun ya da öylece kalıp kendini hayatın güvenli kollarına bırakıyorsun," deyip uğurladı beni.

Artık haftada bir uğrayıp, balkon altı sohbetlerimizi düzenli olarak yapmaya başlamıştık. Bazen onun yaşadıklarını anlayabilmek İçin bir ömür harcamak gerekse de birlikteyken zamanın nasıl geçtiğinin farkına varamıyorduk. 

Son görüşmemizde bana bir paket içinde kalın bir ajanda verdi ve bir daha ki görüşmeye kadar okumamı, sonrasında görüşmeye öyle gelmemi istedi. Kabul ettim.                                      Bir hafta oldu olmadı geri geldiğimde balkonda gözükmüyordu.  Kapıdaki güvenliğe sormak için yöneldim. O benden önce davranıp, "Köroğlu Ayvaz'ının yanına gitti iki gün önce", dedi. Ne de kolay söylemişti. İkindi vaktine yakın kapatmışlar odasındaki ışıkları. Az sayıda öğrencisi yetişebilmiş cenazesine.

Bana, "Ben Akdeniz de güneşin altında öleceğim demişti, niye sözünde durmadı" diyecek oldum. Sesim kaybolmuştu sanki. Tek kelime edemeden, kırılıp gölgeme dökülen dallarımı toplayıp tek tek yaktım oracıkta.                                                                                                                                                                      

Güneşli bir pazar gününde sessiz sedasız kaldırmışlar cenazesini.Kaçak avlanan balıkçılarla, yaptığı savaştan yaralı dönen kılıç balığı gibi döndüm kendi yalnızlığıma.

Lise yıllarında başlamış anılarını yazmaya. Düzenli olarak not almış. Aralarına şiirler, kısa öyküler sıkıştırmış. Önemli günleri not etmiş. Ayvaz'ın isminin geçtiği her cümle büyük harfle yazılmış. Onu kaybettiği gün, “Senden sonrası yok” dercesine yazmayı bırakıp, kapatmış defteri.                                                     

Ajandasının bende olduğu huzurevi kayıtlarında var. Yakın akraba veya not tuttuğunu bilen birisi-yazılanların şifresini çözebilecek- çıkmazsa "Köroğlu-Öyküsü dizelerden örülmüş sonsuz bir yalnızlık" adı altında kitaplaştıracağım.

Muhtemelen son satır söyle olacak. "İşte böyle, biri geliyor hayatımıza bir makas atıyor; o yaşadığımız bölüm, bütünün dışına düşüyor..."  

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve gunestv.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.