Biçimin mi içeriğin mi önce geldiği sorusu sanat felsefesinin ilgi alanına girdiği halde, hayatın her vechesinde sıklıkla karşılaştığımız bir durum ve açmazı göstermektedir. Bu, insanın bir beden ve ruhunun olması, dolayısıyla da her daim soyutla somut arasında belli bir dengeyi göstermek zorunda kalışının kendiliğinden, eşyanın doğasına uygun tezahüründen başka bir şey değildir.
Biçim, insanları içeriğe taşıyan yol, yordam ve yöntemler bütünüdür ve bazen amacın kendisinden bile önemli olabilmektedir. Özellikle iletişim dilinde söylemin söylenenden ziyade önemli olduğu gerçeğine sürekli vurgu yapılır. Hele hele imajın, dış gerçekliğin, somutluğun değerli olduğu, zirve yaptığı çağımızda sunulandan, sunulan nesneden ziyade sunma biçimi, onun dışsal görüntüsü, jelatini ve söylemi öne çıkmaktadır. Bu manada, çok iyi bir içerik, söylem zafiyetinden kadükleştiği gibi çok kötü bir içerik iyi bir söylemle kitleleri peşinden sürükleyecek bir hakikate bürünebilmektedir. Günümüzde, bunun en etkince yaşandığı alanın siyaset olduğu gün gibi ortadadır.
Siyaset, politika üretme üzerine kuruludur. Doğrudan doğruya insana hitap ettiği, kitlelerle olan yakın münasebeti dolayısıyla eylem ile söylemin en içli dışlı olduğu alandır siyaset. Öte taraftan, toplumun geniş kesimleriyle ilgisinden dolayı sürekli yenilenmek, hem tematik kurguda hem de söylemde, yöntemde arayışlara girmek zorundadır. Yine, kitlelerle doğrudan ilgisi, varlığını onlara borçlu olması, eylem-söylem birlikteliği ve uyumu kadar onların psikolojisini de gözetmeyi birinci derecede zorunluluk haline getirir. Hele hele kaos dönemlerinde, toplum bilincinin hareketli olduğu netameli süreçlerde onların psikolojilerini gözetmek daha bir önem kazanmakta, bu da eylemden ziyade söyleme dikkat kesilmeyi birincil amaç haline getirmektedir.
Hata ve sevaplarını bir tarafa bırakırsak, Ak Parti hükümetlerinin toplumun tam değişim taleplerinin zirveye ulaştığı bir sürece denk gelmesi; partinin bu talebi karşılayacak bir bilinç alt yapısına sahip bulunuşu toplum ile siyasetin sürekli hareketli olduğu, gündemin çok sık değiştiği, bu yüzden de zihinlerin bir bulanıp bir açıldığı, birbirinin içine geçmiş sayısız dönüşümü yaşamak zorunda bıraktı Türkiye’yi. Alttan, toplumsal taleplerin sonucu olarak yaşanan/yaşanması muhtemel değişimler ile Ak Partinin kendisinin toplumu ulaştırmaya çalıştığı noktanın ortaya çıkardığı değişimler bazen üst üste kapaklanarak, bazen çelişik durumlar yaratarak ama her durumda, bir şekilde gerginliğe dönüşerek bugünlere getirdi bizi. Toplumun ve Ak Partinin Avrupa Birliği’yle entegrasyon hevesi, kişi başına düşen gayri safi milli hasılanın yükselmesi, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkaslar üçgenindeki uluslar arası gerginliklerin yerini nispi bir yumuşamanın alması, Türkiye’nin içeride yolsuzlukla mücadele etmesi, kişisel özgürlüklerin nispi artışının sağlanması, mafyaların çökertilmesi ve en nihayet devletin farklı kademelerine çöreklenmiş, müzminleşmiş “derin yapıların” bertaraf edilmesi gibi hususların hemen hepsi halk tarafından yapılması talep edilen, Ak Parti’nin de en azından zahiren ve söylem düzeyinde yapma gayreti içinde olduğu politikalardır.
Bütün bunlar olup biterken, bütün bu değişimlerden, sancılı süreçlerden geçilirken, toplum siyasetini belirleyen ve ülkenin gidişatına doğrudan yön veren Ak Parti iktidarının eylem-söylem tutarlılığı daha bir önem kazanmaktadır. Ancak görünen o ki özellikle söylem/yöntem düzeyinde çok eksikleri, handikapları, hataları ve hatta bazen spekülasyona yol açabilecek düzeyde fahişleri var Ak Parti’nin. Bu, Avrupa Birliğiyle entegrasyon sürecinin yer yer hız kazanıp yer yer tamamen unutulmasından tutun da Ergenekon davasındaki şekli yanlışlara, ciddi yöntem hatalarına, Açılım sürecinin başlaması esnasındaki dağınık, sere serpelik görüntüsünden tutun da ona isim verme konusundaki zafiyete kadar uzayıp gidiyor. Belki çok iyi hazırlanmış, tamamen profesyonel bir ekip tarafından gözden geçirilmiş yöntemlerle yola çıkılıp bunca usul hatası yapılmasa, bugün geldiğimiz nokta hep “mehter eşliğinde” yürüyüşe dönüşmez, bir vakitler dillendirildiği gibi hep “kazan kazan”, yürü, yürü şeklinde olur, birçok “esas”, usul yanlışlılarının kurbanı olmazdı. Dahası, DTP’nin kapatılmasıyla birlikte hat safhaya çıkacak gerginliğin gazını alacak sayısız gerekçe ve mekanizmanın varlığı, süreci daha sağlıklı bir zemine rahatlıkla çekebilirdi. Ama olmadı! Neden olmadı, usul hatasından, yöntem bilmezlikten.
Yöntem gibi gerek bireylerin kendilerini ifadelerinde, gerek kurumlar ve tüzel kişiliklerin politika üretimlerinde hayati önemi bulunan bir konunun, özellikle ülkelerin gidişatına yön veren iktidarların danışmanlık yahut istişari düzeyde algılanması yeterli değildir. Türkiye’nin acilen bir yöntem bakanlığına ihtiyacı var. Olaylara, süreçlere, paketlere, plan ve projelere isim vermekten başlayarak, toplumun nabzını sürekli tutmaya; toplum bilincini değişime hazırlamak ve yapılmakta olanın zaten yapılması gereken olduğunu “estetik üslup”lar eşliğinde topluma yaymayı bilen ekiplerin yer aldığı bir yöntem bakanlığı, örneğin Ergenekon davasının bu kadar sulanmasını engelleyebilir; iktidarın üzerine gitmeye cesaret edemediği karanlık odak ve kişileri toplumun basınç ve zorlamasıyla çok daha rahat mahkemeye çıkarabilirdi. Bu arada, belki kurunun yanında yanan yaşları ayıklamak daha kolay görünebilirdi.
Yöntem Bakanlığı, aynı zamanda, daha söylemleşmeden toplumu öylesine bir hazırlardı ki hükümet, açılım adımını attığında toplumun farklı kesimlerinin bırakın muhalif kalması, bu konuda geç kalındığı her ortamın, her mahfilin değişmez konusu olurdu. Yanlış adımların yarattığı kırılmalar, ön yargıların kabarttığı benliklerin kapattığı gerçeklikler hayatın kıyısına itilerek politika olmaktan çıkarılmak zorunda olmazdı. En azından, sadece ismi “Kürt Açılımı” şeklinde değil de “Demokratik Açılım” şeklinde konsa, daha baştan bir yol haritası çizilse, işaret taşları belirlense, bunun Türkiyede yaşayan her etnik kimlik için bir birey olma süreci olduğuna vurgu yapılsa, bu sürecin, birey devlet ilişkisinde bireyin huzur yolculuğundan başka bir anlamı bulunmadığına insanlar ikna edilse bugün Ak Parti yalnızlığa mahkum edilmiş olmaz; belki onların yöntem hatalarının yarattığı yanlışların altında halk olarak, vatandaş ve birey olarak bizler kalmazdık, kalmaya devam etmezdik!